Bu Yönetmeliğin amacı, sera gazı emisyonlarının izlenmesi, raporlanması ve doğrulanması ile Türkiye Emisyon Ticaret Sisteminin uygulanmasına dair usul ve esasları düzenlemektir.
Bu Yönetmeliğin amacı, sera gazı emisyonlarının izlenmesi, raporlanması ve doğrulanması ile Türkiye Emisyon Ticaret Sisteminin uygulanmasına dair usul ve esasları düzenlemektir.
Şirketlerde araç satın alma, uzun dönem kiralama ve filo operasyonları; İdari İşler ve Satın Alma birimleri açısından giderek daha fazla koordinasyon gerektiren bir yönetim alanına dönüşmektedir. Araç seçimi, kiralama modeli, sigorta, sürücü tahsisi, hasar ve sözleşme yönetimi gibi süreçler birbiriyle doğrudan bağlantılıdır. Bu yazı dizisinde, filo yönetimi eğitimlerimde de üzerinde durduğum sistem kurma ilkelerini; bazen gerçek dava dosyaları, bazen de stratejik ve operasyonel kararlar üzerinden ele alacağım. İlk vakamızda, uzun dönemli olarak kiralanmış bir şirket aracının karıştığı trafik kazası üzerinden sorumluluk zincirini inceleyelim.
Bu eğitimin amacı; satış ekiplerinin müşteriyi daha iyi tanımasını, doğru fırsatlara odaklanmasını, güvene dayalı ilişkiler geliştirmesini ve müşteri ilişkilerini uzun dönemli satış başarısına dönüştürmesini sağlamaktır. Program; yeni müşteri kazanmadan kilit müşteri yönetimine, değer teklifinden müzakereye, satış analitiğinden sözleşme risklerine kadar kurumsal satışın temel karar alanlarını gerçek vakalar ve pratik çalışmalarla ele almaktadır.
Ülke, sektör ve şirket risklerini birbirinden tamamen bağımsız değerlendirmek artık yeterli değildir. Bir ülkenin SKA performansının düşük olması o ülkedeki her şirketin riskli olduğu anlamına gelmediği gibi, iyi yönetilen bir şirket de faaliyet gösterdiği ülkenin yapısal risklerinden bütünüyle bağımsız değildir. Bu nedenle uluslararası kaynak araştırması ve tedarikçi seçiminde doğru yaklaşım; ülke riski, sektör riski ve tedarikçi firma riskini birlikte değerlendirmek, risk yükseldikçe doğrulama, denetim, veri talebi ve özen yükümlülüğü çalışmalarının derinliğini artırmaktır.
Tedarik zincirleri artık yalnızca maliyet, kalite ve teslimat performansıyla yönetilmemektedir. Şirketlerden çevresel etkilerini, sosyal sorumluluklarını, etik uygulamalarını ve tedarikçi ilişkilerinden kaynaklanan riskleri bütüncül biçimde yönetmeleri beklenmektedir. CSDDD – Corporate Sustainability Due Diligence Directive (Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi) de bu beklentileri şirketlerin yönetim sistemleri ve değer zinciri uygulamaları açısından daha somut hale getirmektedir. Bu eğitim, sürdürülebilir tedarik zinciri yönetimi ile sorumlu satınalma yaklaşımını birlikte ele almaktadır. Değer zinciri, satınalma kategorileri, tedarikçi seçimi, tedarikçi yönetişimi, sözleşme yönetimi, lojistik, emisyon verisi, insan hakları, etik ve tedarikçi performansı bütünleşik biçimde değerlendirilmektedir.
Şirketlerden artık yalnızca mevzuata uymaları beklenmiyor. Değer zinciri boyunca sorumluluk almaları, risklerini önceden görebilmeleri, kurumsal davranış ilkeleri geliştirmeleri, hesap verebilirliği güçlendirmeleri ve uyum (compliance) kültürünü günlük iş yapış biçimlerinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmeleri bekleniyor. OECD rehberleri, Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi, ISO 37001 Rüşvetle Mücadele Yönetim Sistemi Standardı ve Avrupa Birliği’nin CSDDD – Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi, bu dönüşümün önemli göstergeleri arasında yer alıyor. Bu ay dergimizde yer verdiğimiz Hediye mi, Rüşvet mi? başlıklı dava dosyası da tam olarak bu noktaya odaklanıyor. Bir şirket benzer olaylar yaşanmadan önce hangi hazırlıkları yapmalıdır? Kurumsal yapıdaki hangi eksiklikler bu tür riskleri büyütmektedir? Yönetim ekibi bu riskleri nasıl görebilir?
Turizm ve otelcilik alanında satınalma; yalnızca teklif toplama, fiyat karşılaştırma ve sipariş verme faaliyetlerinden ibaret değildir. Konaklama sektörünün sezon, doluluk oranları, misafir profili, konsept farklılıkları, lokasyon, hizmet kalitesi ve operasyonel sürekliliğe dayalı yapısı satınalma kararlarını doğrudan etkilemektedir. Başarılı bir satınalma organizasyonu; doğru planlama, bütçe disiplini, harcama görünürlüğü, kategori yönetimi, tedarikçi yönetimi, performans göstergeleri ve sürdürülebilir satınalma uygulamalarının birlikte yönetilmesini gerektirir. Bu eğitimin amacı; turizm ve otelcilik alanında görev yapan satınalma yöneticileri ve uzmanlarının satınalma faaliyetlerini stratejik bakış açısıyla değerlendirmelerini, veriye dayalı karar alma kültürünü geliştirmelerini ve satınalma fonksiyonunu işletme performansına değer katan bir yönetim fonksiyonu hâline dönüştürmelerini sağlamaktır.
Turizm ve Otelcilikte Lojistik Depo ve Stok Yönetimi Eğitimi
«Otelcilikte depo verimli çalıştığında, tüm birimler gülümser.»
Eğitimin Amacı:

Otelcilikte Lojistik Depo ve Stok Yönetimi Eğitimi, konaklama sektöründe tedarik zinciri ve depo yönetiminde verimlilik, izlenebilirlik ve sürdürülebilirlik düzeyini artırmayı amaçlar. Eğitim; kategori yönetiminden günlük depo akışına, altyapı ve sevkiyattan KPI, risk ve maliyet yönetimine, insan kaynağı ve sürdürülebilirliğe kadar tüm bileşenleri bütünleşik bir bakış açısıyla ele alır.
Katılımcılar; sezon etkilerini dikkate alan talep–stok planlaması yapmayı, operasyon süreçlerini standartlaştırmayı, performansı veriyle takip etmeyi, riskleri FMEA ile önceliklendirmeyi, bütçeyi ve maliyetleri optimize etmeyi, ekiplerini yetkinlik ve motivasyon odaklı yönetmeyi ve yeşil depo uygulamalarını hayata geçirmeyi öğrenir. Sonuçta depo yönetimi; fiziksel düzenin ötesinde, finansal, çevresel ve insani boyutlarıyla entegre bir yönetim disiplinidir.
Eğitim Prof. Dr. Murat ERDAL tarafından geliştirilen ORBİT Metodolojisi çerçevesinde hazırlanmıştır.
Eğitim Teklifi Almak için merdal@istanbul.edu.tr
EĞİTİM MODÜLLERİ
Modül 1 – Kategori Yönetimi ve Tedarik Stratejileri
Amaç
Bu modül, depo yönetiminin girdilerini belirleyen kategori yönetimi ve tedarik stratejilerini öğretir. Katılımcılar; ürün gruplarını stratejik önem ve talep değişkenliğine göre sınıflandırır, sezonsal dalgalanmalara uygun stok ve sipariş politikalarını oluşturur. Böylece depoya gelen akışın sıklığı, miktarı ve ambalaj biçimi bilinçli şekilde planlanır; depo iş yükü ve alan kullanımı optimize edilir.
Kritik Bileşenler
Modül 2 – Depo Operasyon Yönetimi
Amaç
Bu modül, mal kabulden sevkiyata kadar depo operasyonlarının standart, ölçülebilir ve güvenli biçimde yürütülmesini sağlar. Amaç; hız–doğruluk–güvenlik dengesini kurarak kayıp, israf ve gecikmeleri ortadan kaldırmak, izlenebilirliği artırmaktır.
Kritik Bileşenler
Modül 3 – Depo Altyapı ve Araç Yönetimi
Amaç
Depo alanının fiziksel tasarımı, ekipman parkı ve enerji sistemlerinin sürdürülebilir ve güvenli yönetimi öğretilir. Hedef; alan verimliliği, ergonomi ve enerji sürekliliği ile operasyonu destekleyen bir altyapı kurmaktır.
Kritik Bileşenler
Modül 4 – Merkez Depo ve Otel Arası Sevkiyat Yönetimi
Amaç
Merkez depo ile otel alt depoları arasındaki iç lojistik akış planlanır. Amaç; doğru zaman–doğru yer–doğru miktar prensibiyle zamanında teslim, ürün güvenliği ve maliyet etkinlik sağlamaktır.
Kritik Bileşenler
Modül 5 – Depo Yönetimi ve Performans Göstergeleri (KPI Seti)
Amaç
Depo faaliyetlerinin ölçülebilir hale getirilmesi için KPI sistematiği öğretilir. Veri temelli karar alma, raporlama ve görselleştirme kültürü yerleştirilir.
Kritik Bileşenler
Modül 6 – Stratejik Depo Riskleri (Yapısal – Yönetimsel – Sistemsel)
Amaç
Depo sistemini tehdit eden yapısal, yönetimsel ve sistemsel riskler tanımlanır ve önceliklendirilir. Amaç; kriz olmadan önce önleyici tedbir kültürünü yerleştirmektir.
Kritik Bileşenler
Modül 7 – Operasyonel Depo Riskleri (Süreç – İnsan – Ekipman – Veri)
Amaç
Günlük operasyonlarda süreç, insan, ekipman ve veri kaynaklı riskler analiz edilir. Hedef; hatayı doğuran nedenleri erken görmek ve önleyici sistemler kurmaktır.
Kritik Bileşenler
Modül 8 – Bütçe ve Maliyet Yönetimi
Amaç
Depo ve lojistik faaliyetlerinin finansal etkileri analiz edilir. Amaç; toplam depo maliyeti bileşenlerini görünür kılmak, bütçe–KPI entegrasyonuyla tasarruf ve verimlilik üretmektir.
Kritik Bileşenler
Modül 9 – Lojistik İnsan Kaynakları Yönetimi
Amaç
Lojistik ve depo ekibinin planlanması, eğitimi, performansı ve refahı bütüncül şekilde yönetilir. Amaç; sürdürülebilir, yetkin ve motive bir ekip oluşturmaktır.
Kritik Bileşenler
Modül 10 – Sürdürülebilir Lojistik ve Yeşil Depolama
Amaç
Depo ve lojistik süreçlerinin çevresel etkilerini azaltmak ve kaynak verimliliğini artırmak hedeflenir. Amaç; karbon ayak izini düşüren, atığı azaltan ve enerji verimliliği yüksek yeşil depo kültürünü yerleştirmektir.
Kritik Bileşenler
Katılımcı Kazanımları
Ekipler depo yönetimini ORBİT Metodolojisi ile strateji + operasyon olarak entegre yürütür; senkron akış ve sürekli iyileştirmekültürünü kurum standardına dönüştürür.
Eğitim Teklifi Almak için egitim@satinalmadergisi.com
PROF. DR. MURAT ERDAL HAKKINDA:

KİTAPLAR
Anahtar Sözcükler: Turizm, Otel, otelcilik, Konaklama sektörü, Lojistik, Depo, Stok, stok yönetimi, Eğitim, KPI, performans Göstergesi, WMS, raf sistemi, stok devir hızı, satın alma, tedarik, tedarik zinciri, metrik, misafir, depo riskleri, risk, back to back, talep, talep dalgalanması, Resort, sürdürülebilirlik, yeşil depolama, Sürdürülebilir lojistik, intralojistik
YÖNETİM KATI:
Şirketler Yeni Döneme Nasıl Hazırlanmalı?
Tedarik Zincirlerinde Kırılganlık Büyüyor
Prof. Dr. Murat ERDAL
Son yıllarda tedarik zincirlerindeki kırılganlıklar daha yaygın ve daha etkili hâle gelmiştir. Pandemi ile görünür hâle gelen küresel kırılganlıklar; Rusya-Ukrayna savaşı, Amerika Birleşik Devletleri-Çin tarife gerilimleri, Süveyş ve Kızıldeniz hattındaki güvenlik sorunları, Panama Kanalı’ndaki geçiş kısıtları, iklim ve sürdürülebilirlik kaynaklı riskler, İsrail-Filistin krizi ve bugün daha geniş bir bölgesel savaş eksenine dönüşen Orta Doğu gelişmeleriyle yeni boyutlar kazandı. Bütün bu gelişmeler iş dünyasına artık net bir mesaj vermektedir: tedarik zincirlerinde risk analizi ve dayanıklılık stratejileri ertelenebilecek başlıklar olmaktan çıkmıştır.
Bir başka ifadeyle, daha istikrarlı bir dönemin kendiliğinden gelmesini beklemek fazla iyimser olabilir. Görünen o ki küresel ekonomi, uzun süre daha yeni kırılmalar, yeni politik gerilimler ve yeni maliyet yükleri üretmeye devam edecektir. Bu nedenle tedarik zinciri senaryo çalışmaları, alternatif kaynak planları ve kurumsal hazırlık kapasitesi artık geçici bir gündem değil; şirketler için kalıcı bir zorunluluk hâline gelmiştir. Yeni dönemde kamu ve özel sektörün ortak önceliği, kriz ve riskleri öngörebilmek, bunlara karşı hazırlık geliştirmek ve uygulanabilir çözümler üretebilmektir.

Uzun yıllar boyunca birçok şirketin temel önceliği, daha düşük maliyetle daha hızlı ve daha yalın çalışan bir tedarik zinciri yapısı kurmaktı. Küreselleşmenin ivme kazandığı dönemde düşük maliyetli coğrafyalardan tedarik sağlamak, stok seviyelerini azaltmak, tedarikçi tabanını sadeleştirmek ve operasyonları mümkün olduğunca sıkı planlanmış bir düzende yürütmek güçlü bir rekabet yaklaşımı olarak görüldü. Bu model önemli verimlilik kazanımları sağladı. Ancak son yıllarda yaşanan çok katmanlı krizler, yalnız verimlilik ve maliyet odaklı sistemlerin beklenmedik şoklara karşı çoğu zaman yeterince dayanıklı olmadığını açık biçimde ortaya koydu. Daha da önemlisi, bu yaklaşım çoğu zaman değer zincirinin bütününü değil; daha çok maliyet ve akış performansını merkeze aldı.
Artık daha net görüyoruz ki ucuz kaynak her zaman güvenilir kaynak değildir. Çünkü tedarik zinciri yalnızca fiyatla değil; jeopolitik gerilimlerle, enerji maliyetleriyle, sürdürülebilirlik yükleriyle, lojistik darboğazlarla, mevzuat değişimleriyle ve kriz anında karar alma hızıyla birlikte yönetilmektedir. Asıl yetenek, bu etkilerin değer zincirinin hangi halkalarında yoğunlaştığını görebilmektir. Günümüzde tedarik zincirleri artık sadece maliyet ekseninde değil; jeopolitik uyum, dayanıklılık ve karbon ayak izi ekseninde yeniden şekillenmektedir.
Gelişmiş ekonomiler, bir taraftan özellikle kritik girdiler ve hammaddelerde arz güvenliğini daha sıkı kontrol etmek isterken, diğer taraftan pazar erişimini ve yasal çerçeveyi stratejik bir rekabet aracı olarak kullanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri tarifeler üzerinden, Avrupa Birliği ise standartlar ve regülasyonlar üzerinden stratejik pozisyon almaktadır.
Bütün bunlar, küresel ekonomide daha belirgin bir ayrışma eğiliminin güçlendiğini göstermektedir. Temel problem yalnızca tek bir ülkenin ya da tek bir tedarik merkezinin yarattığı etkiler değildir. Sistemik kırılganlıkların çoğaldığı, ekonomik toplulukların ve ülkelerin üretim, ticaret, teknoloji ve lojistik alanlarında kendilerini daha fazla korumaya yöneldiği yeni bir döneme giriyoruz. Avrupa Birliği, Kuzey Amerika ve diğer bölgesel ekonomik kümelenmeler, bir yandan blok düzeyinde dayanıklılık ve rekabet gücü ararken diğer yandan ülke bazında da stratejik sektörleri, üretim kapasitesini ve iç pazarı daha dikkatli koruma eğilimi göstermektedir.
Bugünün ekonomik risk haritasını ve kırılganlıkların neden güçlendiğini anlamak için, Çin’in üretim kapasitesi ve rekabet etkilerine ayrıca bir pencere açmak gerekir. Bunun dikkat çekici örneklerinden birini Türkiye ile Çin arasındaki dış ticaret dengesizliğinde görebiliriz. Türkiye’nin Çin’den ithalatı ile Çin’e ihracatı arasındaki büyük fark, yalnız ticari değil; sanayi, istihdam ve rekabet gücü açısından da dikkatle değerlendirilmelidir. Bu ölçekte bir dengesizlik, orta ve uzun vadede yerli üretim yapısında ciddi zorlanmalar yaratmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri de tam bu nedenle Çin’in üretim gücünü, kamu planlamasını ve teşvik mekanizmalarını stratejik bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Bugün birçok ülke, iç pazarını korumak ve istihdamı desteklemek amacıyla “burada satış yapmak istiyorsan burada üretmelisin” yaklaşımını daha açık biçimde gündeme taşımaktadır. Yalnız Çin’e karşı değil, ticaret dengesizliğinin belirginleştiği pek çok ülke ilişkisinde benzer bir müzakere zemini ve iç pazarı koruma eğilimi oluşmaktadır.
Çin’in ekonomik başarısını değerlendirirken kamu perspektifini göz ardı edemeyiz.
Tedarik zincirini yalnız özel sektörün meselesi gibi görürsek, dünya ticaretinden aldığımız payın giderek küçülmesi kaçınılmaz olabilir. Kaynakların tahsisi, verimli kullanımı ve ulusal öncelikler doğrultusunda yönlendirilmesi konusu üzerinde daha fazla düşünmek zorundayız. Kamunun bu dinamikleri dikkate alan akılcı, seçici ve üretim kapasitesini koruyucu politikalar geliştirmesi gerekir. Aksi takdirde yalnız mevcut sanayimizi ayakta tutmakta zorlanmayız; aynı zamanda mevcut üretim varlıklarının hızla el değiştirmesi riskiyle de karşı karşıya kalabiliriz.
Elbette küresel tedarik zincirlerinde kısa sürede radikal değişikliklere gitmek kolay değildir. Ölçek ekonomisi, yerleşik üretim yapıları ve devam eden sözleşmeler şirketlerin hareket alanını sınırlar. Bu nedenle Çinli üreticilerle ilişkileri sert ve ani biçimde sonlandırmak çoğu zaman gerçekçi değildir. Buna karşılık birçok şirketin Çin’e aşırı bağımlılığı azaltma, riski dağıtma ve alternatif üretim ya da tedarik üsleri geliştirme eğiliminin belirgin biçimde güçlendiği görülmektedir. Bu da bize yeni dönemin mantığını açıkça göstermektedir: küresel tedarik zincirlerinde riskleri yeniden ele alma, bağımlılıkları azaltma ve alternatifleri çoğaltma dönemi başlamaktadır.
Asıl dikkat çekici olan husus, kırılganlıkların çok farklı eksenlerde derinleşmesidir. Bu nedenle, son dönemde sıklıkla tartışılan Nearshoring (Yakın Kaynak Kullanımı) ve Friendshoring (Dost Kaynak Kullanımı)kavramlarına ihtiyatla yaklaşmakta yarar görüyorum. Ülke riskleri, en az şirketlerin kendi risk analizleri kadar stratejik hâle gelmiştir. Şirketler artık şu soruları daha net sormaktadır: Hangi ülke daha öngörülebilir, hangi tedarik yapısı daha sürdürülebilir, hangi ağ daha güvenilir ve hangi yapı değer zincirini daha sağlam taşıyabilir?
Türkiye açısından bakıldığında bu yeni tablo hem fırsatlar hem de ciddi sorumluluklar üretmektedir. Üretim altyapısı, sanayi tecrübesi, potansiyel pazarlara erişim gücü ve birçok sektördeki üretim kabiliyeti sayesinde Türkiye, yalnız güvenilir üretici ve tedarikçi olarak değil, aynı zamanda değer zincirinde daha güçlü konumlanan bir üretim ve tedarik üssü olarak daha görünür hâle gelebilir. Ancak jeostratejik konum tek başına sürdürülebilir rekabet üstünlüğü üretmez. Kamu politikaları ve şirket disiplini ile birleşmediği sürece, coğrafi yakınlık kalıcı değer üretmeye yetmemektedir.
Yeni dönemde tedarik zinciri dayanıklılığı yalnız şirket içi bir operasyon konusu değildir. Aynı zamanda kamu politikası, ekonomik diplomasi, finansman olanakları, dış ticaret kolaylığı, gümrük süreçleri, liman performansı ve düzenleyici uyum meselesidir. Ticaret koridorlarının güvenliği, limanların işleyişi, geçiş hatlarının sürekliliği, yatırım ortamının öngörülebilirliği ve finansmana erişim birbirinden kopuk düşünülemez. Şirketlerin dayanıklılık yatırımları ile ülkelerin ticaret ve lojistik politikaları aynı stratejik çerçevede ele alınmalıdır.
Burada cevap aramamız gereken temel sorular şunlardır: Türkiye’de faaliyet gösteren şirketler, tedarik ağlarını ne kadar görünür kılabiliyor? Kritik malzeme ve tedarikçi bağımlılıklarını ne kadar doğru okuyabiliyor? Alternatif kaynak, lojistik güvenilirlik, planlama kalitesi ve kurumsal tepki hızını ne kadar geliştirebiliyor? Daha da önemlisi; sürdürülebilirlik, uyum, raporlama, teknik standartlar ve mevzuat harmonizasyonu alanlarında ne kadar hazırlıklıyız? Türkiye birçok başlıkta önemli bir potansiyele sahiptir; ancak bu potansiyelin kalıcı avantaja dönüşebilmesi için hem şirketlerin hem de kamu yönetiminin daha güçlü bir sıçrama yapması gerekmektedir.
Bu noktada temel perspektif, riskleri doğru sınıflandırmak, bunların değer zincirinin hangi halkalarında yoğunlaştığını görmek ve buna göre yönetebilmektir. Kur, enerji, savaş, düzenleme değişikliği ve iklim etkisi gibi dış çevre kaynaklı riskler farklıdır. Talep daralması ya da kapasite yetersizliği gibi hacim ve kapasite kaynaklı riskler ayrı ayrı ele alınmalıdır. Transit sürelerinin uzaması, liman yoğunluğu, gümrük gecikmeleri ve iç darboğazlar gibi akış sorunlarının maliyetleri analiz edilir. Malzeme akışında takip zorlukları, eş zamanlı görünürlük eksikliği, süreç kopuklukları ve geç fark edilen erken uyarı sinyalleri ise ayrı bir kırılganlık alanı yaratır. Yeni dönemde risk, yalnızca bir olay değil; bir bütünsel etkiler çerçevesinde ele alınmalıdır.
Şirketler açısından vizyon, yalnız bugünkü ağın çalışmasına güvenmek değil; farklı bozulma senaryoları altında hangi alternatiflerin ayakta kalacağını ve değer zincirinin hangi halkalarının korunması gerektiğini önceden düşünebilmektir. Tek kaynaklı yapı bozulduğunda ne olur? Belirli bir coğrafya devre dışı kaldığında hangi alternatif bölge devreye girebilir? Bir liman kapandığında hangi rota ikame edilebilir? Kritik girdilerde güvenlik stoğu mu, yoksa ikinci kaynak mı daha doğru çözümdür? Bu sorular masa başı sezgisiyle değil; disiplinli senaryo planlaması ve güçlü ekip çalışmasıyla ele alınmalıdır.
Çağın gereği olarak dijitalleşme ve Yapay Zekâ uygulamaları tedarik zinciri yönetiminin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ancak burada da yeni bir bağımlılık ve egemenlik alanı oluşmaktadır. Yapay zekâ altyapısını şekillendiren özel çipler, yüksek işlem kapasitesi, veri merkezleri ve bunların arkasındaki kritik mineraller ve nadir elementler, sınırlı sayıdaki ülke ve şirketin kontrolünde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle teknoloji yalnızca verimlilik sağlayan bir araç değil; aynı zamanda stratejik üstünlük, bağımlılık ve kırılganlık üreten yeni bir alan olarak değerlendirilmelidir. Buna ek olarak siber güvenlik tehditleri büyümekte, dijital altyapılara aşırı bağımlılık da tedarik zincirlerinde yeni risk alanları oluşturmaktadır.
Şirketlerin hangi riske hangi araçla karşılık vereceğini de önceliklendirmesi gerekir. Alternatif pazar arayışı, yeni kaynakların araştırılması, tedarikçi geliştirme programları, uzun vadeli sözleşme yapılarının güçlendirilmesi ve bölgesel çeşitlendirme önümüzdeki dönemin önemli başlıkları arasında yer alacaktır. Bu nedenle dayanıklılık, doğru riske karşı doğru hamleyi geliştirebilme kapasitesidir.
Sonuç olarak, tedarik zinciri yönetimi artık sadece ürün, bilgi ve para akışlarını organize etme işi değildir. Değer zincirini uçtan uca kavrayabilmek, değer üreten faaliyetleri ve aktörleri görünür kılmak, kırılganlık alanlarını doğru teşhis etmek ve bunlara karşı kurumsal refleks geliştirmek meselenin özünü oluşturmaktadır. Başarılı şirket, yalnız maliyet avantajı arayan değil; değer zincirini daha iyi yorumlayan, riski daha doğru sınıflandıran, alternatifleri daha erken düşünen ve kararlarını daha yüksek tutarlılıkla verebilen şirkettir. Gerçek rekabet avantajı da tam burada oluşmaktadır.
Yeni dönemde gerçek gündem, değer zincirinin bütününü sürdürülebilir ve dayanıklı kılabilmektir.
Anahtar Sözcükler: dayanıklılık, kırılganlık, tehdit, kaynak, kurumsal refleks, belirsizlik, risk, tedarik, tedarik zinciri, Nearshoring, Yakın Kaynak, Friendshoring, Dost Kaynak, şirket, eğitim, senaryo çalışmaları
Çıkar çatışması, “bir kişinin görevi kapsamında yaptığı işlemlerden veya aldığı kararlardan kişisel fayda sağlama konumunda bulunduğu durum olarak tanımlanabilir”[1]. Çıkar çatışmaları bağımsızlığı zedeler ve taraflı karar alma riskini doğurur. Yaygın çıkar çatışması örneklerinden biri, ilişkili taraflarile iş yapılmasıdır; çünkü bu durum çoğu zaman kayırmacılık sonucuna yol açar[2]. Çıkar çatışması, şirketlerde yalnızca çalışan davranışları veya insan kaynakları politikaları kapsamında ele alınmaz. Aynı zamanda operasyon yönetimi, satınalma süreçleri ve tedarikçi ilişkileri açısından da düzenlenmesi gereken kritik bir yönetişim konusudur.

Prof. Dr. Murat ERDAL - merdal@istanbul.edu.tr
Eğitim Amacı
Tedarik zincirleri artık yalnızca maliyet, kalite ve teslimat performansıyla yönetilmemektedir. Şirketlerden çevresel etkilerini, sosyal sorumluluklarını, etik uygulamalarını ve tedarikçi ilişkilerinden kaynaklanan riskleri bütüncül biçimde yönetmeleri beklenmektedir. CSDDD – Corporate Sustainability Due Diligence Directive (Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi) de bu beklentileri şirketlerin yönetim sistemleri ve değer zinciri uygulamaları açısından daha somut hale getirmektedir.
Bu eğitim, sürdürülebilir tedarik zinciri yönetimi ile sorumlu satınalma yaklaşımını birlikte ele almaktadır. Değer zinciri, satınalma kategorileri, tedarikçi seçimi, tedarikçi yönetişimi, sözleşme yönetimi, lojistik, emisyon verisi, insan hakları, etik ve tedarikçi performansı bütünleşik biçimde değerlendirilmektedir.
Programda Kapsam 3 emisyonları yalnızca teknik bir karbon hesaplama konusu olarak ele alınmamaktadır. Tedarikçi verisi, ürün karbon ayak izi, enerji kullanımı, malzeme seçimi, sevkiyat bilgileri, satınalma harcamaları ve değer zinciri kararlarıyla ilişkilendirilmektedir.
Eğitimin güçlü odaklarından biri sorumlu satınalma (Responsible Procurement) yaklaşımıdır. İnsan hakları, çalışma koşulları, çocuk işçiliği, zorla çalıştırma, ayrımcılık, taciz, güvenli çalışma ortamı, yolsuzluk, rüşvet, çıkar çatışması, hediye ve ağırlama uygulamaya dönük biçimde ele alınmaktadır.
Program sonunda katılımcıların; sürdürülebilir tedarik stratejisi geliştirme, sorumlu satınalma politikası oluşturma, kategori ve tedarikçi risklerini değerlendirme, sözleşmelere etik, sosyal ve çevresel hükümler ekleme, tedarikçi performansını izleme, özen yükümlülüğü süreçlerini uygulama ve tedarikçi yetkinliklerini geliştirme konularında pratik bir yönetim bakış açısı kazanmaları hedeflenmektedir.
This will close in 20 seconds